KİNİME NEFRET SÜRERSEN EĞER

•23/03/2011 • Yorum yapın

Beyaz salkım söğüt gülüşler

Kime dokunsam şarap

Biraz bağ bozumu

Sancımadır ana rahmine dönen diz çekiş

 

Her beyazın altında siyah

Kadındın nefrete yakın

Tutkuydun cinsellik öldürülünce

Sancımadır ana rahmine dönen diz çekiş

 

Gelmeyişler günleri mesul kılar

Nostaljiydin işte

Bir ceket kokusuna hapsolmuş elvedalar

Sancımadır ana rahmine dönen diz çekişler

 

Öldür beni kinim merhametime söz bırakma

Aşkımın en acınası yerinden tut ki son dizeye düşmesin rubailer

 

‘’Buraya dilber, şarap dizersen eğer,

Burayı su, çemenle bezersen eğer,
Fazlasını istersen, cehennemde yan;
Gerçek cennet buradadır, sezersen eğer.’’

ZAMANSAL YAKINMALAR

•23/03/2011 • Yorum yapın

 

 

Yıkıntılar içinde dönmek her Mevlana’ya gark olmaz. Hikâyemiz bundan cisim. Geçmişimiz bundandır. Konuşmalarımız kime özgü biz neyiz? Doğuran mı sancıyan mı?

 

Bir insan etinin tartısını bilmeli ona göre kelimelerini ayarlamalı. Demiyorum ki beyninin gramajı fazla olanın sözü okka çeker. Demiştik ya hikâye burada başlar buranın tam ucunda kursağında biter.

 

Kötü zamanların ve okumaların en yoğun olduğu mevkide kimyasalın an be an arttığı kendinden bilmediğin dölün, çocuk kıvamına gelmeden önceki bir zamanda tanışmış olamaz mıyız kıyımımızla.

 

Göçü başlatmalıyız artık her birey yerini belirlemeli, mevziye silah kalmasa bile onu anası ile avradı ile savunmalı.

 

Dağınık olmamız kimliğimizin bir parçasıdır. Düzenli olmamız ise bize süper egodan nakşedilmiş bir Nakşibendi. Gelgelim sabah uykularımız kötü ise sancı ne dinseldir ne de tinsel. Dönüp şükretmeli yalvardığına dönüp secdetmeli yüzüne baktığında, neden mi tükürüğün yüzde nasıl yayıldığını daha iyi anlama çabası içinde olduğundandır.

 

Görmek insana ya da hayvana özgü bir özellik. Deneyler ya insan üstünden ya da demeliyim ki çoğu zaman hayvan üzerinden gelişmektedir. Evet, bilimler böyle ilerlemekte ama biz ne kimyasal ne fantastik hiçbir türküye bekaretimizi vermemekteyiz.

 

Tenimiz çok değerli ama biz o tenimizi bir sunuş malzemesi olarak gördüğümüzde ve bununla beraber bu sunuşa aklımız ve duygularımız karıştığında ne yapacağımızı bilemeyiz. Sevişmek haz verir idseldir. Sevişmenin sonrasında evleneceğimiz kişiye sunacağımız masumiyet egodur çünkü o masumiyet değil çıkardır. Evlenmeden doğurmaya çabaladığımız ama kıydığımız her çocuk önceden ölen babımızdan tatmadığımız süper egodur.

 

Söylenecek bir şey yok yazıyı yazanın dinamiklerini görmek manidardır. Eleştiri haktır bunu kullanmayan alçaktır…

İçimizdeki Pisliği Gülüşlerimizle Örttük

•18/07/2010 • 1 Yorum

Yüreğinden gidecek tüm irinleri bir bez ile silebilirsen ne mutlu sana. İçine bulaşmış kiri tükürüğünle temizleyebilirsen ne mutlu ve kutlu sana.

Canlı olamadık bir türlü, çağırdım tüm yaratıkların kabile başkanını canlı olamadık üzgünüm. Basit olan şu doğada yaşamayı bile bilmeyen bir yaratığız sadece. Güzellikleri kullanmak yerine yağmalayanız, bir nevi vandalız ya da mandal.

Çocukları öldürdük, tecavüz ettik. Bilinçlerimiz dağıldı.

Kadın dedik laf ettik, dövdük sövdük itaat etmesini bekledik. Kırbaç eskidi ama sopalarımız her zaman klasik. Sevişmek isteyen karımıza isteğinden dolayı oruspu dedik. Camdan attık. Hatta kendimizi zikrimizi ve fikrimizi aşarak kadını sattık para için sadece para.

Erkek dedik güçlü dedik. Gücünü kullanabilecek bir hayvana benzettik. Üzerine demir yükledik, taş yükledik. Dışarıya saldık, şu canavarlaşan dışarıya. Bir birlerini dövdüler, saldırdılar çünkü anlamları güçtü bunu sergilemek gerekirdi. Eve ekmek getirmeyince anasını belledik. Bıraktık, aldattık daha güçlü kollarda inleme moduna geçtik.

Irk dedik ayırdık, ülke dedik ayırdık, millet dedik yine ayırdık. Mezhep dedik, ideoloji dedik, düşünce dedik, siyah dedik, beyaz dedik, şarkı dedik, dil dedik ayırdık. İnsan bile dedik yine ayırdık kendimizi hayvanlardan. Bok deseydik onu da ayıracaktık.

Ne oldu ayırdıkta hepimiz öldük hepimiz. Sadece ikinci dünya savaşında otuzbeş milyon insan öldürdük. Evet biz yaptık sen ben şu duvara yaslanan ve bu namaz kılan biz yaptık hepimiz öldürdük. Acımadık kim geldiyse önümüze sövdük, işkence eyledik. Caniydik canileşmiştik. Bir şeyleri yok etmemiz için birileri bize para veriyordu çünkü. Öyle canileşmiştik ki, ölüye tecavüz ettik, vücudunu erittik. Memelerini kestik. Canlı yakaladık sen misin canlı yakalanan oracıkta öldürdük. Ama öyle basit değil. Tırnaklarını çektik, dişlerini çektik oda yetmedi anasına karısına kızına gözlerinin önünde tecavüz ettik.

Birileri de durmadan köşelerinden bizlere yazı yazdı. Açık açık sizler aptalsınız dedi biz de yedik. Geri zekalıydık ya biz okumamıştık ya bir cingöz, fırlama çıkıp bize durmadan bir şeyler söyledi bizde o doğrusunu bilir öyledir dedik. Susun dedi bak bunlar bizi koruyanlar, sustuk. Öyle korkmuştuk ki. Bir dönem kim önüne gelse asan adamlarla karşılaştık. Birileri abd’den ‘’ne oluyor ülkede’’ diye sorunca ‘’merak etmeyin efendim bizim çocuklarımız, endişelenmeye gerek yok’’ diyebilecekti. Biz çünkü içimizde bok barındıran o yüce insanlardık. Biri bize karışmasın kim kimi bellemişse umurumuzda olmayacaktı. Neden umurumuzda olacaktı ki onlar kimdi onlar yük olan ötekilerdi.

Hepimiz o dönemden paranoid düşüncelerle yozlaştığımız dünyada yer edinmeye çalıştık. Alan kaygısı yaşadık çünkü. Her yer ele geçirilmişti. Çocuğumuzu alıp yeşil bir alanda oynayamadık. Fabrikalar, onlu yirmili binalar tepemizde yükseliyordu. Hep bize kötünün iyiliğini anlattılar. Bizde hop yuttuk sineği.

Kayışı kopardık…

(Sahne cc.)

Hoş geldin Deccal.

Hoş gördük insanoğlu insan. İsa nerde?

Yakında gelir. Önceden konuştuğumuz gibi. İsa’nın saldırılarına başta cevap vermeyeceksin. Yumruklar insin yüzüne. İnsanları şu döneme kadar oyaladık. Bir gün İsa gelip onları kurtaracak diye. Şimdi ilk gösteride İsa’yı devirirsen olmaz.

Sonrasında alırsın canını.

Tamam.

(dünya yıkılır, başka bir gezegende görüşmek üzere)

Pencere Konuşmaları

•05/07/2010 • Yorum yapın

Beyninde dönüp dolaşan kelimeler cümleler dizisini bir türlü dindiremedi. Bazen romanın her hangi bir yerin de dalıp gittiği o dikkat dağınıklığı zamanlarında eline aldığı kalem ve pörsümüş kâğıda karaladı, bazen telefonun mesaj bölümüne. Ama o kadar dağılıyordu ki cümleler. Bunları nasıl kaydedebilirim düşüncesiyle hep bir icat oluşturmak istedi. Hani bir alet olsa beynimizde geçen bütün düşünceleri ve cümleleri kaydetse ne güzel olurdu. Ama bunun topluma yansımasını düşündü, bir an durdu. Kim isterdi ki kafasından geçen bütün düşüncelerin ifşa edilmesini. Sustu otobüsteki insanların davranışlarını çözümlemeye başladı.

Ve tekrar düşünceler ve tekrar beynin teker teker hücreleri bitiriliş yıkım sanfonisi canlandı gözlerinde. Ağlamaklı oldu ama ağlayamazdı insanlar vardı, içine gömdü başka bir zamana yalnız bir kalem mevkisine iteledi gözyaşlarını. Eleştirmeyi bildi, ilk eleştirini kendi benliğine sundu, kendi benliği insanlığının önünde diz çöktü.

Eline aldığı kitaptan bir başlık okudu ve altına atılan kelime dizinlerine güldü geçti, neyin kavgasında idi bu insanlar kimin parasını çalmakla yükümlü idiler. Hatırladı bir an, daha üniversite yıllarındayken ülkede ünlü tanınır birçok aşk yorumuna kendi yazılarıyla tekrar sunan bir yazara rakı sunuşunu, o insanın nasıl ilmik ilmik yazı dokuyuşunu. Önceleri takdir etti. Ama bu kanı çok sürmedi. O kişinin orada hüzün çaldığını gördü. Ve daha kötüsü o aralar emekçi olan ellerinden içtiği rakıların parasını vermeyip kaçışını, buna bir kelime eklemenin veya düşünce sarf edişin hiç anlamının olmadığını düşündü ve aşkları düşündü romanlarda destanlarda okuduğu aşkları düşündü durdu.

‘’Neden neden günümüz aşkları o sayfaların beyazlığına benzemez’’ diye bir soru sordu kendine. Arkadaşlarıyla girdiği ikili ilişkili tartışmalarında yaptığı çözümlemelerden birkaç tanesi geldi aklına. ‘’O aşklar sayfalara gömülmüştü. Nasıl o insanlar öldü aşk denilen kavramda onlarla türbelerde sergilenmek üzere gömüldü. Aşkı yaşayan insanların bizim gibi korkaklara zerre bir şey bırakmayacağını’’ söyledi durdu. ‘’Salak değillerdi zamanın ve yılların bütün isimlerine dağılan bir aşkın yaşatılması yaşanılan aşkın kendisi ile beraber gömülmesi ile sağlanırdı anca. ‘’

Aşka ve kadına ne sunduysa iyilik denen kavramın içinde hep ters tepti. Sordu kendine, bir hakim gibi. Sertti tavrı ve imkansız bir çözümleme yeteneği sunarak beynine:

 ’‘Ben mavi ve beyaz gömlekler giyerdim. İçimin saf ve kirli yönlerini göstermek niyetiydi belki bu kıyafet seçimim. İyilik ettim iyilik bulamadım. Atasözlerinin denize atılan iyilik ediminden bir değil onlarcasını yaptım ama bir balık çıkıp da ne sazan ne rakılık meze olmuştu karnıma. Evet, hanginiz kaçmadınız bu iyilikten, hanginiz bunun tersi olması için elinizden geleni yapmadınız. Size tapan insanı başkasına gitmesi için ne kadarda zorladınız. Biriniz ağladı diğerinizde, zorladığınız ayaklar sizler ağlamaya başladığında çoktan başka iyiliği anlayacak bir kadına yol almıştı siz bunun sadece farkına varamadınız. Şimdi başka kötülük eden kapılara sığındınız başka şiir yok mumda söndü, şiir çoktan tükendi. Sizler şimdi başka kollarda inlerken, beyinlerinizdeki beni silmeye çalışın. Beni kanı kalmayan çarşaflarınızla silmeye çalışmayın.’’

Çok dokunaklıydı çok içi geçmişti hayata. Belki bir felsefe belki bir bilim alırdı onu bu illet düşüncelerden. Yaralıydı, kuş misali çırpınan kanatlarını görüyordu. İntihar haktı ama o deneyemiyordu ve alçaktı.

Gitmeler ah ki ne gitmelerdeydi ama bu sefer tersi olmuştu karşısında duran kadın bunları sayıklıyordu. O bu cümlelerde tekil şahıs dönen ‘’ben düşünürüm’’ cümlesinin içinde yer alamamaktan o kadar mutluydu ki karşısında ki iki kara göz bir esmer ten bile anlayamazdı. O kadar yorgun ve o kadar uykuya hasretti ki. Kollarında sıkıca doladığı umutlarını bir türlü dışarıya salamıyordu. Hani olurda kaçarlardı. Hani olurda ona hüküm sürerlerdi. Onu bu ölüme yaklaşmış durumdan çıkartıp birkaç sene daha yaşatırlardı. Umutlar saftı anlamazlardı ki, onu bu hayat denen zindana daha çok bağlarlardı.

Bir şizofren edasıyla önüne düşen bir cismin yaratık oluşundan dem vurdu ona bir kahve ikram etti. Çirkin yüzlü yaratık kahveyi ve onun düşüncelerini yudumlarken o da ona başka nasıl misafirperverlik ederim düşüncesiyle durduğu yerde masanın ayaklarının tam çaprazına yığılıp kaldı. Ne zaman uyanacağını o dahi bilmiyordu…

Hastalık Psikolojisi ve Sistem

•07/06/2010 • 1 Yorum

‘’Bazen beynimi yitirdiğimi hissediyorum. Gözlerim kapalıyken yüzümün tam önünde bir nesne durduğunu ve o nesnenin suratıma çarpacağından korkuyorum. Gece karanlıkken nesnelerin değişimlendiğini ve başka türlü canavarlara döndüğünü görüyorum ama nedendir bilmiyorum hani deneyimlediğim tarzda bir şekil değil bunlar görmediğim duymadığım hissetmediğim hiçbir şekilde bilişlerime yerleştirmediğim türden.

Bir insanın söylediği cümleyi saatlerce kafamda düşüne biliyorum ve onun üzerinden diyalog geliştiriyorum. Bu diyaloglar gerçekten karşıdaki nasıl cevap verir, nasıl düşünür üzerine oluyor ve onunla konuşuyormuşçasına saatlerimi alıyor, hatta günlerimi. Canımı sıkan bir olay varsa daha önce ya da şimdiki geçmiş zamanda onun nasıl olduğunu aylarca düşünebiliyorum. O olayın geçtiği mekâna gittiğimde aynen bir tiyatro sahnesi gibi her şey gözlerimim önünden geçip gidiyor.

Yoruldum özellikle insanların soru sormasından yoruldum.

İnsanların konuşmalarından bıktım usandım. Çok konuşmuyor musunuz gerçekten?

Yalan atıyorlar üstelik insanlar hiç çekinmeden çok kötü çok ve mide bulandırıcı değil mi sizce de?

Bir de insanlar nasıl bu kadar mutlular nasıl gülebiliyorlar. Ben görünce şaşırıyorum bu dünyada o kadar kötü şey var ki yinede insanlar gülebiliyor. Çok ilginç gerçekten ve aslında kahredici.’’

 Bu şekilde kendini ifade eden bir hastanın ona cevaben ve ona yardım amacı ile uzmanın söylediği sabah kalkıp abdest alacaksın ve iki rekât namaz kılacaksın ve her başladığın işte besmele çekeceksin olacakmış. Bu nerden çıktı biliyor musunuz? Dicle Üniversitesi Psikoloji Bölümünde Klinik Psikoloji dersini veren bir hocanın ders notlarından çıktı. Şuanda yanılmıyorsam gelecek pazartesi günü bu hocamız psikoloji 4. Sınıf öğrencilerine bu bilgilerini soracak Allah yardımcıları olsun diyorum.

***

 Hastaneler ve hastalıklar üzerine hiç düşündünüz mü özellikle psikiyatri servisleri üzerine… Bana çok bilinçlice yapılmış geliyor bu servisler. Neden insanlar ruhsal anlamda hastalıkları ile dolaşamaz ve neden toplumda onlara karşı bir aşağılama vardır düşündürücü. Bir insanın beyninde dönen kaotik düşünceler örgüsü sistemin temeline ters geliyor ki bunlar için bu kadar ilaç bu kadar servis kurulmuştur. Cidden rahatsızlık duyan birçok hasta var ama genelde hastalık çerçevesi açısından sistemin yapmaya çalıştığı sadece kişiye işlerlik kazandıra bilme. Jean-Paul Sartre tarafından Almanya’daki Sozialistisches Patientenkollektiv (SPK) yani Sosyalist Hastalar Kolektifi’nin * yayınladığı kitabın önsözünde yazdığı yazıda da görüldüğü gibi psikiyatristinde aslında hasta olduğunu ama sadece onun ‘’tedavi’’ edici bir statüye getirildiğini söylemektedir. Bize eğer bir tedavi uygulanıyorsa bunun temelinde sadece çalışılabilecek kadar tedavi uygulandığı unutulmamalıdır. Birçok psikotik hastada tamamında tedavi diye bir şey olmadığını belirtmek isterim ama nevrotikler de işler değişebilir. Sadece psikotiklere kazandırılabilecek şey farkındalıklarını artırma ve yaşamlarını idame ettirmeleri için yeterli bilince ve enerjiye sahip olma verilebilir.

Bunları düşündüğümüzde bence sistem kendi yarattığı hastalıkları ( ki dikkat edilirse bütün hastalıklar DSM-IV tanı kriterlerine uygunluk bakımından değerlendirilir) sistematik olarak birkaç soru babında değerlendirdiği bu sorunların içine girene hasta dendiği görülmektedir. Bu şekilde insan yozlaşır, emeğinin farkına varmaz ve nasıl yaşadığının nerde olduğunun kim tarafından yönetildiğinin hiçbir önemi olmayacaktır.

Apolitik olmanın günümüzde bir erdem sayıldığı şu yüzyılda insanların sürüleşmiş (aynı elbiseden binlerce insanın giydiği bir sürü) ve sevişmelerinden tutun ta giydiği donlara kadar müdahalede bulunan, konuşmalarına izin verilmeyen, düşünmeleri istenmeyen bir topluluk oluşturmak isteniliyor. Aslında şu bu anda olmuş durumda hani biz bir hayvanız ve çobanımız var.

Biri sizi güdüyor siz bir türlü güdelenemiyorsunuz. *http://elestirelpsikoloji.org/eleps/eleps/sevgiliyoldaslar.html

HEBAVEBAGİLLERDENSANCILANMALAR-IV

•07/06/2010 • Yorum yapın

 

Bazı şeylerin geriye dönmeyeceğini farkına vardığında iş işten geçmişti. Geri getirmek adına değil de beklide bir şeyleri onarmak adına girişimlerde bulunabilirdi. Bir siyasetçi gibi hızlı ve zeki olmak zorundaydı. Hani bir yara oluşur ve o yarayı iyileştirir ama o yaranın izi kalır gibi bir şeyler.

Çok olmuştu aranmayalı önemsenmeyeli ve kıskanılmayalı. Vebanın onu kıskanması benliğini ortaya çıkartıyor kendini bulabiliyordu. Elbette ki bunu duyacak olanlar sağlıklı bulmayacaktı ama o bir kadındı ve özünde sorguladığında her kadının bilinç altına inebilme olasılığını çok iyi düşüne biliyordu.

Bunları geçtikten sonra heba ne idi. Cevabı belliydi: Veba.

‘’Veba neden tenimde değilsin içimde dolaşan kanım, içimde dolaşan bir can…’’

Kabul etmişti Heba çocuk isteğini ama kırmıştı Veba’yı. Sertti geri dönüşü olmaz yolları severdi. Eğer yok derse yoktu. Bitti ise bitti idi. Bunu nasıl geriye döndürebilirdi bilmiyordu. Ama bir şeyler yapması gerekiyordu ve kendini dışarı attı.

Veba’nın bir arkadaşı onun kendisinde kaldığını söylemişti. Soluğu Veba’nın yanında aldı. Kapıyı çaldı ve kapı açıldı. Veba Heba’yı gördüğünden dolayı çok şaşırmıştı. Kafasında bitirmişti ama gönlünde bitmeyen bir sancıydı. Nasıl bitirebilirdi ki onu o bitmeyen bir suydu. Temiz duru, daha fethedilmemiş bir orman gibi. Her yerinde başka bir güzellik her yerinde başka ihtişam söz konusuydu.

Kapıda beliren veba’nın kollarına atıldı. Sıkıca sardı, gitmemesi için, ondan çıkmaması için yıllarca o şekilde kalabilirdi. Veba’nın yanaklarından gözlerinde alnından neresi denk geldiyse hızlı hızlı öpüyordu Heba. Veba ellerinden tuttu ve onu koltuğa oturttu sakinleşmesini ve orda olduğunu bir yere gitmediğini belirtti.

Konuşamıyordu Heba kırdığı bir şeyi tekrar incitir diye korkuyordu. Onun konuşmasını bekledi. Veba konuşmayınca:

Heba- yanına gelebilir miyim?

Veba- tabi ki

Heba Veba’nın yanına gitti ve uzandı

Heba- gözlerinin içine bakarak bana bir çocuk ver.

Veba- nasıl olur ama sen hani

Heba- sus sadece

diyerek dudaklarında öptü.

Gece sabaha doğru saat dörttü. Veba’nın uyuduğunu gören Heba kalktı biraz su içtikten sonra kendisine bir kahve yaptı ve masada duran yazıya gözü ilişince yazıyı okumaya koyuldu. Bu çokta müdahil olmadığı Veba’nın belirsiz yanıydı. Veba sürekli yazı yazar ve bunun kendisini rahatlattığını söylerdi.

Münhal Kadlama ve Karyolanın İçindeki Çamaşırlar

 

İkili ilişkilerde durduk yere yorum yapan kadınlar ve erkekler.

Anlamaya çalıştıkları kontrol etme arzusunun bir edimi. Bir insanın kodlarını öğrenme çabası her zaman doğuşumuzdan ötekinin tarlasından atılma kırılması ile başlar. Bunun sebebi bir zamanlar sadece kendisinin olduğu tarladan birinin, onun tehlikeli olabileceğini düşündüğü anda kovması ile ilk gerçekleşmiştir. O artık büyümüş ve korkutucu hale gelmiştir. Öteki onun daha fazla güç kazanmasına fırsat vermeden tarladan kovmuş ve o da bunun açtığı boşlukla ve gelecekte bütün oluşacak durumların bu boşluğa itilmesine sebep sunmaktadır. Aslanların yaşamlarında erkek aslanın sahip olduğu klanda başka bir yavru erkeğin doğmasından itibaren ona uyguladığı tavırla aynı kapıya çıkacaktır. Daha yavru erkek aslan büyümeden büyük klan lideri erkek aslan onu öldürme girişimlerine girecek ve klandan uzaklaştırır. Bu aslında yapışının nedeni bir zamanlar onunda asıl sahip olduğu anne memesi ve bütün olanaklardan kovulmasından ibarettir. Şimdi onun sırasıdır ve kendi hakimiyetini kimseye kaptırmayacaktır ancak gücü kuvveti yerinde olduğu sürece bu mevcut olacaktır ve itilen kovulan yavru erkek aslanda aynı muameleyi eğer bir klanı olursa şayet orda uygulayacaktır.

 

İnsanlarda bu kısmi bu şekilde işler. Ancak insanoğlunda bu kadar zalim değildir. Anne memesinden beslenen insanoğlu bir zaman sonra o memenin sadece kendine ait olmadığını anlayacak ve o anda narsistik bir kırılma yaşayacak ve boşluğa itildiğini anlayacaktır. Bu kahredici mahvedici durumun ortaya çıkışını sağlayacaktır. Bir süre sonra kişi bu açılan boşluğu tamamlamak için hep yeni bir nesne arayacak ve bu nesne hiçbir zaman arzulanan ideal nesnenin tamamı olmayacaktır. Kişi bununla beraber tekrar eski narsistik yaralanmasında kıvrılmaya ve kendini bu durumun çaresizliğine kaptırıp tekrarından kaynaklı kurtuluşunun olmadığına inanacaktır. Ancak hiçbir zaman pes etmeyecek ve o ideali yakalamak ya da boşluğu tekrardan tamamlamak için çabalayacaktır. Acaba diyorum bu tanrının cenneti ile ilgilide olabilir mi? Cennetten kovulan Âdem oğlunun her zaman o cennete gitmek için günde beş vakit namaz, haç, zekat ve daha bir çok mükafat vererek o ideali yerine getirme, boşluğu doldurma çabasından vazgeçmeyişi bunun en büyük kanaati değil midir?

 

Doktorunda dediği gibi yapılan her eylemin dibi kazınmalı ve asıl amaç bilinmelidir. Önemli olan ve kişiyi tam yansıtan durumda budur.  Eğer ki salt kişinin yüzeysel düzlemde sergilediği, sarf ettiği sözcükler bir yanılsama olacak ve karşıdakini anlamayacağımızı bilmemiz gerekecektir. Husus bundan ötürü bir kadının bir çocuk istemeyişi aslında ‘’baba’’sının arzulanan kadını olma çabasıdır. Çocuk gayri ihtiyari olacak olursa ‘’baba’’ buna çok kızacak ve onu bir kadından daha başka şey olarak görecektir.

 

Eğer bir kişinin diğerinin buyruklarına kabul edişi kazandığı alanın geri verilmemesi az çok doldurulan boşluğun geri kalanını tamamlamak adına politik bir duruş sergilemektir. Bu düşünce hakim olanın beyninde dolaşmaktadır. Atılan her adımda susmak birazda günah çıkartmak adına olduğunu hakim olanın bilmesi gerekir. Altta yatan neden ve nedenler bu kadar basit değil ve bundan dolayı öğrenilmek gerekmektedir. Öncesinde yapılan ve yapılmakta olan azap doldurma olabileceğinden her an buyruk altında tekmil duran kişinin kaçışının çok kolay olacağını, mutlak ve mutlak kişinin asıl amacına inilip yanlış bir şeyler sergilemesi adına ona herkeste bu boşluğun oluştuğu ve herkesin eksik olduğunun söylenmesi gerekmektedir. Bu devletler içinde geçerlidir. Ne zamanki devlet adı altında işlenilen gayri meşru kanunsuzluklar devlet tarafından kabul edildi ve özür dilendi kişi o zaman travmasını yeniden şekillendirecek ve bunu daha durumuna uygun bir yasla atlatacaktır.

Eğer ki bir tehdit ortada varsa bu kesinlikle kişinin çaresizliğini yansıtan durumdur. Bu ünlü bir savaş kahramanın söylediği sözle aynı anlamı taşımaktadır. Kahramanımız ‘’düşmanınız hangi silahı kullanıyorsa sizde aynı silahı kullanın’’ demiştir. Bunun sebebi kullanılan silah aslında kişinin en çok korktuğu ve asıl kendisine zarar verebilecek silahın o olduğunu bildiğinden dolayı kullanır.  

Sabah olduğunu gören Heba tekrar Veba’nın yanına uzanarak uyumaya başladı…

GÖLGEMİN NÜSHALARINI ÇOĞALTIYORUM‏

•29/04/2010 • Yorum yapın

 

 

Dönüp dolaşırken sahillerimde kıyı şeridi tek kalıyor benim ellerimde. Ötesini geçemiyorum yüreğim el vermiyor, korkuyorum ve tekrardan o soğuk yatağımdan uyanırken bocalayıp yerlere düşeceğimden korkuyorum.

 

Daha bugün tekrardan yollara düşmüşken bedenim sınırları belleyemiyordu. Durup durup çıldırmış şairler gibi şiirler çalkalanıyordu beynimde; bölük pörçük, çaresiz cümleler. Ben şimdi bu bedeni neye vurup infilak ettirmeliyim, ey çaresiz bedenim neden sonunu getirecek son darbeyi vurmuyorsun bu güzelim gecenin koyu karanlığında. Yap diyorum sana ama sen hep korkak hep çaresiz. Tarlama girmiştim bu sabah bir ırgat gibi. Yabani otlarını daha bu sabah temizlemiştim. Gülmüştü bana ekinim, yüzümde parıldayan toprağın kokusunu duyabiliyordum genzimde. Kendimi, bende bırakmıştım o vakit soğuk suların serinliğine. Güneş tüm güzelliğiyle daha bir esmerleştiriyordu bir türlü doyamadığı tenimi. Elim o olamaması gereken ellerim. Daldım gidiyorum. Daldan dala atlıyorum konular beynimde uçuşuyor. Bende aklıma ne gelirse anlamını yitirmiş cümleler nerde saklıysa onları yazıyorum bir küfür gibi. Hem ne olacak hem ne kadar pis kokacak ki ille bir sistematize, ille bir düzen. Olacaksa hayatta bir kaos, işte sizlere yazıda da bir kaos anlatabiliyor muyum?

Yar ey yar sen, sen nasıl bir bağımlılıksın nasıl yaratıksın. Korktuğum, taptığım sabahları gözlerinin ta merkezinde uyandığımsın.

İşçiler geçen gün ölmüşler yine, bir şair çıkıp da yazdı mı onları yok yazmadı işçiler kimin umurunda. Neyse bana ne şairlerden. Ben döneyim karmaşama. Al işte dağıldı gene konu diyorum ya sevmiyorum düzeni. Sevmiyorum yerinde giden her şeyi. Geçen ellerimi ısırıyorum nedendir bilmem dayanamıyorum. Sabah oldu kalktım yatağımdan. Yatağım kan içinde. Durdum düşündüm. Baktım ki bir sigara düşünmeme iyi gelecek. Yaktım bir tane, ta içimin derinlerine çekerek hüznümü. Bir türlü bulamadım neden kan revan ellerim neden o kadar ısırmışım. Yatağım neden kan içinde. Hiç mi acı hissetmemişim. Hiç mi uykumdan kaldıracak kadar rahatsız etmemiş beni. Bir dostuma sordum. Neden kan revan yatağım neden etimi ısırmışım. Ve neden en çok sabahları kalkınca nikotin eksikliği yaşıyorum. Hayallerini taşırmış insan sabahlara ve bunu sigaranın dumanı altında izlemek istermiş, bu hayallere ulaşamayınca insan etini ısırırmış. Oda her zaman yapıyormuş bunu ondan bu kadar emin konuşmuştu. Atlattım ama kaç gece daha kanattım bedenimi hatırlayamadım.

‘’Yüreğimin doğusunda kadınlar ölüyor’’*

Geçende haber okuyayım dedim. Belki hüznüne isyan eden birileri vardır, üçüncü sayfada. Bu işkenceden belki kurtulan vardır. Ya da kendini kurtarmış kişiler. Baktım üçte değil de ikinci sayfada buldum öyle bir haber: ‘’bir hafta içinde Dühok’ta 5 kadın kendini yakarak intihar etti.’’ Sustum konuşamadım. Hemen çevirdim sayfaları. Bu haber ilk defa okunmuyordu beynimde. İlk defa görmüyordum bunları yani. Kim bilir kaç tane oldu. Bilmiyorum. Hemen diğer sayfalara geçtim biraz siyaset biraz ekonomi-şirketler=kılçıklar. Kaçıncı geceydi bilmiyorum ellerim yâre uzanmamış. Kimseye kaç gecedir küfür atmamıştım. Uslanmıştım aklımca. Hiçbir polise karışmıyordum onlarda bundan memnun bir şekilde bana karışmıyordu.

Yârin kokusu bir nemdir, size bulaşırsa kuruyamazsınız.

Yitik hayallerim oldu her zaman bu bilinçsiz yazılar gibi. Gönlümde o kadar olay yarattım ki bir an bunların hepsini atmak istedim. Ya da bir bohçaya koyup birde ağırcana bir taş bağlayıp nehrin dibine fırlatmayı. Aklımı bırakıp sadece bedenimi hatta aklımı da alıp bedenimle beraber kaçmak istedim. Ne eş ne dost ne aile. Hiç kimse ama hiç kimse olmayacaktı. Ve gittiğimde bırakacaktım savaşı. Vazgeçecektim. Her şeyden ve her şeylerden. Ama kaç gece sürdü bu kaç kadeh daha tokalaştırdım sevgiliyle. Kaç kez daha sanki bu artık sonmuş gibi sarıldım, seviştim. Gözleri doluyordu onunda. Sanki hissediyordu oda gideceğimi. Hemen olayı değiştiriyordum gözlerimde oda buna kanıyordu bir bebek gibi. Sarılıyordu bana ve ben sıkıca sarılıyordum sanki hiçbir zaman bırakmayacakmış gibi. Hemen arkasından bir iki şiir okuyordum kulaklarına. Diniyordu içindeki fırtınalar. Hemen yelkenlerini suya indiriyordu. Ve gözleri hemen kapanarak bırakıveriyordu kendini kollarıma. Uyuyordu saatlerce koynumda. Artık nasıl gideceğimi aklımı nereme alacağımı bedenimi nasıl taşıyacağımı unutmuştum onun yüzünden. Ondan nasıl gidecektim bunu düşünüyordum. Çok zordu artık çok zorlanıyordum, çok zorlanacaktım biliyorum. Bazen gidemememin sancısıyla şiirler yazıyordum ona, bazen de kızıyordum cümlelerde. Alıştırıyordum aklım sıra ama o git gide bana daha çok sokuluyordu. Daha çok bağlanıyordu. Ve ben daha çok düşünüyordum, kafamda daha çok senaryolaştırıyordum. Bu gitmeleri barındıran skeci, kaç defa tek başıma oynadığımı hatırlamıyorum.

Anneniz sizi bir deli gibi zincirler depolara, rüyalarsa göz kapaklarınızın arkasında ki mavi yaşamdır.

Kalktım anneme gittim en azından bu da bir gitmeydi. Sarıldım ona dağ gibi bir kadındı. Yılların ağırlığını gözlerinin torbalarında saklıyordu. Hala onun son çocuğuydum. Hala bedenime bakıp bakıp kızıyordu bana,’’ bakmıyorsun kendine neden söyle bana’’ bir şey diyemiyordum susuyordum. Sabah kalktığım gibi süt içiriyordu, akşam yatarken yine süt. Ama o bilmiyordu ben sütü zehir niyetine mideme damlattığımı. Üzülüyordu hep söylüyordu ‘’sen küçükken süt içmedin sana sütüm yetmedi al bari bunları iç’’ diye. Ama bedenimin istemediğini o zamandan ta biliyordum iyi olanı. Çıkıyordum dolaşıyordum doğduğum şehri yürüyordum kara taşlarının arasında. Serin serin havalar yüzüme yapışıyordu. Durup dinliyordum onları. İçlerinde kanlar vardı, içlerinde ölümler. Biraz hüzün biraz aşk vardı. Uyumuşum sessizce taşların dibinde, o marifetli rüzgârın dinginliğinde. Uykumda rüyalara dalmışım. Hep ilginç rüyalar görürdüm bu sefer kıyımlar vardı, bu sefer yalnızlıklar, işkenceler. Parçalanmış yılan ölüleri savruluyordu sokaklara ben üzerlerine basamıyordum duvarları delip, kaçmışlardı inlerinden. Yavruları da vardı yanlarında. Sonra bir baba bir oğul çıkıyordu işkence altında karşıma. Oğuldan bir şey öğrenmek istiyorlardı ama öğrenemiyordu cellâtlar. Babanın bir kolunu koparıp var güçleriyle oğluna vuruyorlardı. Daha bir sille vurmamış oğluna şimdi kendi elleriyle parçalayıp, dağıtıp, kanatıyordu baba. Ama oğul çözülmüyordu, çözemiyorlardı bir türlü. Ayak tabanın derisini yüzüyorlardı oğlanın yürütüyorlardı tuzlu odalarda saatlerce, halden düşüp bayılıyordu. Tekrar uyandırıyorlardı ve tekrar yürütüyorlardı tuzlu yollarda. Git git bitmiyordu yollar. Belki hiç ömründe bu kadar uzun ve zorlu yolları yürümemişti oğul. Sonra iki arkadaş kavgaya düşüyorlardı ona vurarak o onu kanatarak. Sonra biri diğerinin beynini döküyordu yerlere, eline alıp bakınca daha yeni anlıyordu arkadaşının beynini döktüğünü. Ağlıyordu sonra ve yanına arkadaşının annesi gelerek ağlaşıyordu beraber, yas tutuyorlardı. Bu olayı ne kadar ağlayıp, ne kadar bağırırlarsa anca o zaman içlerinden atacaklarını biliyorlardı.

Şimdi gelir med cezirler, çelişkiler hep ön ayak.

Uykudan uyandığımda geceye yoğruluyordu gün. Anneme haber etmeden kaçtım memleketten, biliyordum annem kızacaktı bana. Aradım onu yanıma koşa koşa vardı. Sarıldı bana ‘’nerdeydin?’’ diye sordu. ‘’Hiç annemin yanındaydım’’ dedim. O akşam ondan kaldım bana yemek yapmıştı her akşam yaptığı gibi, ben gelmediğim günlerde de çöpe atıp ağlıyordu başında. Yemek yedikten sonra bir şişe şarap açtım en koyusundan içmeliydim kendimi kaybedercesine. Artık dayanamıyordum. Bu insanı da kandırmamalıydım bunu çok iyi biliyorum. Çok içtim o akşam deli gibi. Kuşkulandı benden ‘’neden bu kadar içiyorsun söyle bana neyin var. Bir şey mi oldu evde’’. ’’ Yok bir şey’’ dedim biraz bekledim. Tekrar sokuldu öptü beni bu defa içimden onu öpmek gelmiyordu. Sıkıca sarıldım ona hiç dokunmadan. Ve yüzüme bakarak ‘’neden dokunmuyorsun bana ne oldu sıkıldın mı benden.’’ ‘’Hayır’’ diyerek geri ittim onu. ‘’Ben gidiyorum dedim’’. Önce yüzüme baktı ‘’nereye gideceksin yine moralin bozuk ne zaman peki dönersin’’. ‘’Ben… artık hiçbir zaman…’’ diyemeden çılgına döndü. Çıldırdı kendini parçaladı. Beni dövmeye çalıştı. Ellerinden tuttum ağladı hüngür hüngür. ‘’Gitme ne olursun ben ne yaparım sensiz. Kimseye bu kadar bağlanmadım bu dünyada. Gidersen kimsesiz bir ev olurum tozlar konar yanaklarıma. Artık öpemezsin, yumuşak ve sessizce. Şimdi sen gidersen neler olur bana senin ağzından şiirler okunmazsa bana kururum, bir gecekonduya döner bedenim sarhoşlar ayyaşların uğrak mekânı haline dönerim gitme ne olursun koyma beni bir başıma.’’ Onu hayatımda öle görmemiştim elinden alınan sanki canıydı, çırpınıyordu, soluyamıyordu havayı. Birden ağlaması kesildi ve kendine güvenir bir şekilde ‘’tamam git. Ama bir şartım var’’ dedi.’’ Bana bir çocuk vereceksin.’’ Üstünü usulca çıkardı ve bunu bir ayin gibi yapıyordu. Bir iki kadeh şarap içti ve yatağa uzandı. Benden ilk defa bir şey istiyordu. O gece çok huzursuz bir şekilde uyudu, yorulmuştu ve artık başka bir çaresinin kalmadığını biliyordu. Sabah erkenden kalktım bana sıkı sıkı sarılmıştı her zamanki gibi. Ellerini onu uyandırmadan çözdüm kendimden. Sabahın o güneş ışığında valizime kitaplarımı alarak çıktım sokağa. Nereye gidecektim bilmiyordum ve bilmem de gerekmiyordu zaten.

Gölgemiz vardır hep bizi ardı arkası gelmeyen, bıkmadan takip eden hiç kurtulamayacağınız. Ölünce gölgeniz sizi terk eder.

*işaretli olan cümle Murathan Mungan’a aittir

TOL VE DOL

•29/04/2010 • 1 Yorum
 

İlgilendiğimiz tek şey kalabalıklaşmaydı belki de

Ondan dolayı sevgili edindik hatta sevgililer

Belki de sırf bu yüzdendi intihar edemeyişimiz

Yalnız kalırız korkusu

Biraz somurtuk mu hayata?

Yoksa biraz ağladık mı?

Aslında yansıttık mı?

Çokları biraz diye…

***

En ilgili yeriydi gözlerine doymak

En ilgisiz yeri cümlelere boğulup

Adını unutmak

Biz çoktuk unuturduk kimilerini

Ama ant içtik

Unutmayacağız umut ettiğimiz

Çocuğumuzu

***

Kalbin sızıntısı derelerde akar

Kan bulaşmışsa gençliğimize bu kılıcın suçu değil

Demirin ve çeliğinde

Ritmini şaşırmış bir dünya sadece

Kriz geldi iki üç on beş

Ölüme hazırlan

Kefeni pembe olsun

Düğümü kör

Ağzında anneannesinden kalma bir inci

Kulağına da küpe olsun

Yeter ki olsun

Kokmasın kireçsiz bulaşıcı derisi

***

Tekrardan ceninine düşmek için

Babasının mezardan bir dol düşürmesi gerekir

Annesinin rahmine

Eğer düşemeyecekse anne rahmine

Kendisi bir tol düşürmesi gerekir

Şu bereketli toprakların kalbine

 

ELMA KOKUSU GÜZEL DEĞİLDİR

•17/03/2010 • Yorum yapın

’1988 yılı Mart 16 anısına’’

Babam harıl harıl bir şeyler anlatıyor anama.  Abim her zamanki yerinde tek oda olan kerpiç evimizin duvarının köşesine sığınmış dersini çalışmakta, ben bunları dört yaşıma yeni girmiş bir hafızayla hatırlamaktayım. Ablam yemeği indirmek için kaç zamandır üzerine daha kaşığı kavrayamayan ellerin döktüğü yemek lekeli sofrayı seriyor bir yandan. Bir taraftan da söylenerek ve babamdan çekinerek yorgunluğunu iletmeye çalışıyor anneme. Babamla annem endişeli hallerinden bir kesit daha sunuyorlar. Annem içten içe eski kasetlerden ezberlediği birkaç kelime mırıldanıyor. Babam da ona eşlik edercesine kısık sesle dertleşiyor düşünceleriyle. Akıl erdiremedikleri bir durum söz konusu. Birkaç gün sonra babam iki aydır gelmediği evinden tekrar uzun soluklu bir iş maratonuna hazırlanıyor. Babam anneme bir iki aylık erzak bohçası doldurtuyor ve biraz para bırakarak annemi, daha önce uzun uzadıya konuştukları şeyleri tembihliyor.

 

Babam gittikten sonra annem hepimizi etrafına toplayarak bir şeyler anlatmaya başlıyor. Kürtlerden, bombadan ölümden bahsediyor. Ölümü hiç tanımayan gözlerim bu soyut kelimeyi anlamıyor. Sonradan annem odanın içine erzak dolduruyor. Ağabeylerim anamın komutlarıyla bir asker gibi çalışıyorlar. Tek sığınağımız olan o kerpiç oda tekrardan gözden geçiriliyor. Delik olabilecek yerler sıvanıyor, soba kaldırılıyor, odanın içine birkaç bidon su taşınıyor, başucumuza konuluyor. Annem bir iki tane yolluğu(halı) ıslatıp ağabeylerime odanın tahta olan kapısına astırıyor. Diğer abim de pencereye aynı işlemi yapıyor. Annem beni sağına, bir büyüğümü soluna yerleştirdikten sonra diğer ablam ve ağabeylerimin yataklarını da aynı hizada kerpiç oda da sıra sıra diziyor. Işık söndürülüyor ve uyumamız için bize masallar anlatıyor. Özellikle tekrardan uyarıyor ‘’eğer ki elma kokusu gelirse çekmeyin içinize diye. Ola bildiğince yorganın altına girin ve dışarıdaki havayı solumamaya bakın.’’ Kimse uyumuyor ama bende onlara ayak uydurarak -annem ne ettiyse ne eylediyse- uyumamakta direniyorum. Sonradan gözlerim uykunun çekiciliğine kapılarak kapanıyor. Sabah uyandığımda annem bizi koruduğu için tanrıya dua ettiğini görüyorum.

 

Ağabeylerim ne olmuş olacağını komşumuzda sadece var olan televizyondan öğrenmeye gidiyorlar bende bu işin aslını öğrenmek için peşlerine takılıyorum. Annem, herkes orada spikerin anlattığı kelimeleri pür dikkat dinliyorlar. Arkada da giyinişleri bize benzeyen insanların yerde sere serpe uzandığını görüyorum ama anlam veremiyorum yinede. Ablam gözlerimi kapatıyor. Annem oracıkta ağlamaya başlıyor Arap kökenli olan komşularımızda ona eşlik ediyorlar. Ben daha da iyi görmek için ön tarafa doğru ilerliyorum siyah beyaz televizyondan bebeklerinde yerde uzandığını görüyorum abim oradan ‘’ hepsini öldürmüşler’’ diyor. Birden titremeye başlıyorum, ürküyorum ve o küçük bedenime yerleşmiş koca gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Annem ablam bana baktıkça daha çok ağlıyorlar. O gün anlıyorum ölümün şiddetini ne olduğunu ve gaddarlığını kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden fütursuzca insanların arasında kol gezdiğini. Sonrası mı elma kokusunun iyi olmadığını öğreniyorum.

BENLERDEN BİRİNİ VURDUM: KATİLİM

•21/02/2010 • Yorum yapın

 

Seni seviyorum!
-Hayır, ben daha çok
-Hayır, ben!
-En çok ben!

Duy bak, içimdeki benler senin için kavga etmekteler.

 

Mayakovski: Lili’ye Mektuplar 

”Çok anlattım ama anlamadı. Sus dedim susmadı. Konuşma dedim yalvardım, ne olursun bak elimden bir kaza çıkacak, dinlemedi. Hep ağzında bir şeyler geveledi durdu. Ben kulaklarımı kapamadım duymak istemedim ama o duyurdu. Konuştu konuştukça acısı biraz daha artı. Sus dedim bak harap oluyorsun, susmadı. Dokundum ona elime aldım yüzünü okşadım. Elimi geri itti. Dur dedim ne olursun bırak bari dokunayım sana. Yok istemedi. Konuştu durmadan konuştu susmadı. Ben anlamsız yazılara boğulmuşken o hep bir anlam aramak istedi. Sonra şöyle demişti bana hatırlıyorum:

- Ben hep anlamsız yazılar yazarken yazının başlığından son noktasına kadar, aslında aradığım ve hiç bulamadığım o anlamı orda kaybetmek istiyorum. Belki bir yansıtma belki olancası bir çırpınış ama yazmalıyım ve hep dışarıda yaşama dair anlamlar aramalıyım. Hani bir şeyi piç edersin ya, bekâretini bozarsın ya da ilk ifşa eden sen olurusun işte bunun gibi bir şey benim yazılarım.

Yok, susmadı bir türlü. Mesela yola çıkıyorum otobüse bindim konuşuyor. Susmuyor ne olursun diyorum bak bir sürü insan var yeter. Diğer yolcular rahatsız oluyor susmadı. Ne yaptıysam susmadı. Konuşuyordu durmadan konuşuyordu:

-  Biliyor musun hiç kimse hikâyesini tama anlatmaz. Hep bir eksik vardır o eksik onun güvencesidir. Ne olur ne olmaz tavrıdır. Elimde kalan bir şeyler olsun derler. Ve hikâyenin tamamını kimse anlatmaz. Kadına sor sevişmemiştir, erkek ise -başroldeki- sevişmiştir hatta onlarca defa. Kimse karşıdakine bir şey demez karşıdaki öyle bir yerlerinden uydurarak kızar. Kimse kimseye bir şey yapmaz ama herkes herkese kızgındır hatta ve hatta nefret eder. Anlatmayız anlatamayız. Mesela sen hiç anlattın mı? Eminim anlatmadın, ne yaptığını, nasıl yaptığını kime ne dediğini. Cinslerine göre ayırmışsındır anlatacaklarını. Sende aşağılıksın biliyor musun? Anlatsaydın tamam ile böyle olmazdı. Söyleyecektin karşıdaki istemiyorum seni sadece sevebileceğim bir kadınsın ondan seviyorum seni. Bakire olmasaydın sadece sevişirdim seninle. Evlenmek aklımdan bile geçmezdi.

Durmadı işte hep böyle konuştu. Baş edemedim. Ne yaptıysam baş edemedim hep konuştu. Ağzına sanki bir şeyler takılmıştı durmadan üretiyor durmadan beynime bir ileti gönderiyordu. Hep başımı tutarak kulaklarımı kapayarak ”seni dinlemek istemiyorum” dememe rağmen o susmadı. Kapıdan kovuyordum pencereden geliyordu, pencereden kovsam bacadan. Dayanamıyordum artık durmadan konuşuyordu susmuyordu:

- Sen ne istiyorsun hayatında. Nasıl bir insan olmak istiyorsun. Sen ne olabildin söyle ne yaptın ne ürettin şu dünyaya senden ne kalabilecek söyle. Bak güçsüz kalıyorsun ilişkilerinde hem dostlarına karşı hem sevgiliye. Biraz dayanıklı ol, dirayetini yitirme. Dayanıklı ol, dayanıklı ol, dayanıklı ol…

Hep böyle sonlanıyordu sesi yankılanarak ve son kelimelerini tekrarlayarak.

- Çok canım acıdı benimde senin gibi ben duramazdım böyle ulaştırmam lazım yaşadıklarımı. Yazdım hani okurda anlar dedim ama anlamadı. Biliyorum sinirleniyorsun bana ama senden başka kimsem yok. Bir başımayım, yapayalnız. Mesela hala anlatıyorum yaşadıklarımı daha da anlamış değil. Bende artık kalemimde susmayı seçtim ama sende konuşuyorum.

Susmadı tek çarem kalmıştı. Bir şeylerden bahsediyordu benim de canım acıyordu ama yapmalıydım artık bunu. Dayanamıyordum ne yapayım. Çektim silahı vurdum. ‘’Son bir şeyler söyleyeceğim ne olursun bari bunu dinle’’ dedi.

- Biliyor musun? Beni vurman için bu kadar konuşuyordum ve sen eni sonunda yaptın. Ben yapamazdım, sıkamazdım kendime. Sana güçlü ol diyordum ama ben güçsüzdüm, korkaktım. Şu zerre ilişkim kalmamış dünyadan nasıl gideceğimi çok düşündüm ama korktum yapamadım sen yaptın,  teşekkür ediyorum dostum benim.

Sonra yığılıp kaldı öylece bende silahımı belime takıp yoluma devam ettim.’’

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.